Ebeveynlerin Spora Katılımında Üç Farklı Dinamik: Sporcular, Antrenörler ve Ebeveynler

Safter Elmas – Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Eğitimi Bölümü

Bu yazı, 22 Kasım 2019’da “Çocuğun Katılım Hakkı: Neredeyiz?” sempozyumunda Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Eğitimi Bölümü Safter Elmas’ın yaptığı konuşmanın deşifresinin kendisinden onay alınarak tarafımızca düzenlenmesi ile hazırlanmıştır.  

Merhabalar. Ben Safter Elmas. Marmara Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi’nde araştırma görevlisiyim. Genel olarak ailelerin, anne-babaların özellikle çocuk ve ergen yaş gruplarının spora dahil olmasıyla ilgili çalışmalara yönelik araştırmalar yapıyoruz. Bunun haricinde ilgi alanım olarak toplumsal cinsiyet ve spora da var. Bir de toplumsal sınıflar ve spor arasındaki ilişkilere bakıyorum.

Biz aslında çocukları merkeze alan bir süreci çalışıyoruz. Çocuklar spora çok erken yaşlarda — erken özelleşme dönemi dediğimiz dönemlerde — dahil olabiliyorlar. Regülatif anlamda söylemiyorum bunu. Performans problemine dair bir dönem. Dolayısıyla çok erken yaşlarda böyle bir dünyanın içerisine giriyorsunuz ve — gerçekten bilmeyenler için ek bilgi olarak söylüyorum — en acımasız alanlardan biri spor dünyası. Çok rekabetçi bir alan. Dolayısıyla aslında çocuklar spor ortamında birer özne ve fiziksel – ruhsal olarak bir bedene sahip, ruha sahip insanlar değil; yarıştırılan bir mekanik parçalar gibi değerlendiriliyor. Küçük yaşta olsalar dahi böyle oluyor. Özellikle jimnastik ve yüzme gibi erken başlanan branşlarda bu durum çok yaygın. Biz de anne babalar spor ortamında nasıl ve nerelerde yer alıyorlar? sorusunu hem sporculara hem anne babalara hem de antrenörlere sorduk.

Aslında ebeveynin dahiliyeti dediğimizde biz; spor ortamında çocuğa ve gence harcadığı zaman-enerjiyi ve sağladığı maddi yatırımı kastediyoruz. Tabii bir de çocuklar için ulaşımı sağlamaları. Ben çocukluğumda Büyükçekmece‘de oturuyordum ve 11 yaşımda her gün 3 saatlik yol katederek Alibeyköy’e geliyordum.  Antrenmanlarım Haliç tesislerindeydi. Futbol maçları için sahamız da Silahtardaydı. 11 yaşında böyle bir macera yaşıyorsunuz ve anneniz sırtında çantanızla size eşlik ediyor. Zor bir dünya dolayısıyla. Ekipmanların temini, bunların yıkanması, beslenme, uyku. müsabakalara katılım.

Akşam 18.00’de antrenman bitiyor, kumanyamı alıp otobüse biniyorum. Annem olmadığı zamanlarda arkadaş grubuyla arka kapıdan kaçak biniyorum. Çocuk aklı. Eve gittiğimde saat 21.00 oluyor. Sabah 6.00’da Büyükçekmeceden Aksaray’a okula gitmem lazım. O sırada 23.00’de kapanacak olan kaloriferlere elbiselerimi koymam lazım. Bir de bunların yıkanması lazım. Anneme kıyamayıp kendim de yıkamaya çalışıyordum tabii ama. Zor bir süreç. Çocuk olarak bunlarla mücadele etmek tek başına çok zor. Dolayısıyla ebeveyne epey iş düşüyor. Ben ebeveyn yerine hep anne diyorum çünkü domestik alanda anneler çok yaygın ve çok güçlü maalesef. Çünkü Domestik alan toplumsal olarak oldukça cinsiyetlendirilmiş bir alan.

Ailelerin en büyük beklentisi çocukların başarılı olması ve kazanması olduğu için bizim bu araştırmada değinmeye çalıştığımız en önemli nokta burasıydı. Burada dahiliyet konusu sorun teşkil etmeye başlıyor. Ebeveynin hem destekleyici hem de baskı kurucu bir yanı oluyor. Rehberlik ve çocuğu heveslendirme yoluyla olumlu gelişime ve psiko-sosyal sonuçlara da yön verebiliyorlar. Aynı zamanda sınırları ihlal ederek ve gerçekçi olmayan aşırı beklentilerle bir takım zararlı etkiler de olabiliyor.

Spor ortamına dahil olurken ebeveynlerin ne gibi özellikleri oluyor? Destekleyici, kolaylaştırıcı olabiliyorlar ve bunlar çocuklar tarafından hoş karşılanabilen davranışlar. Olumlu davranışlar daha çok evde, antrenmanda veya maçta kolaylaştırıcı ve destekleyici davranışlar olarak değerlendiriliyor. Çocuğun becerisini gerçekleştirdiği zamanlarda yapılan ve potansiyelini ve sınırlarını aşmayan davranışlar. Her bedenin ve zihnin bir sınırı vardır. Bu sınırları aşmamak kaydıyla onun bu yönde gelişimine katkı sağlayan anlar çocuklar için kolaylaştırıcı anlar.

Diğer taraftan baskılayıcı, zorlaştırıcı ya da hoş karşılanmayan durumlar; müsabakaya yönelik olumsuz ve zarar verici davranışlarla performansın sürekli bir şekilde dayatıldığı zamanlar. Burada en önemli sorun karşımıza çıkıyor. Spor dünyasının paradigması; yani performatif bir paradigma. Bunu çocuk on yaşında öğrenebiliyor ve içselleştirebiliyor. Buna anne de baba da dahil oluyor, ağabey ve abla da. Yoldan geçtiğiniz kasap ya da manav da dahil olabiliyor. Antrenör, kulüp yöneticisi zaten bu işin içerisinde.

Yani düşünün ki bir spor kulübünde oyuncu olan bir çocuksunuz. Bu kendime dair bir anekdot. Belli ve makul bir yetenek seviyeniz var. Sizi sıçratacak bir yetenek seviyesi. Bu sizi siz olmaktan çıkaran ve başka bir yere konumlandıran bir şey. Bakış açıları ve değerlendirmeler buna göre belirleniyor.  Nedir bu? Yürüyor ve eve doğru gidiyorsunuz. “Nasılsın?” “İyi misin?” sorusu yok.  “Maçlar nasıl gidiyor?” “Gol var mı?” “Maçı kazandınız mı?” Yani spor aslında çocuğun ikincilleştirilmesine, nesneleştirilmesine sebep olan böyle bir dünya.

Böyle bir ortamda anne babaların da çok karakteristik özellikleri var. Ait olunan sosyoekonomik sınıf oldukça belirleyici çünkü çocuktan beklentinin yönünü de şiddetini de belirliyor. Ben bu anlamda şanslı bir çocuktum. Çünkü beni annem babam okuryazarlığı olmayan aynı zamanda en alt sınıfın mensubu olan bir aileydi. Baba kapıcı, anne temizlik işçisi. Fakat sosyoekonomik sınıfın yer aldığı sosyokültürel yaşam alanları da çok önemli. Biz Büyükçekmece’nin Emlakbank sitelerinde yaşayan, büyüyen, yetişkin hale gelen üç kardeştik ve bu sosyokültürel çevre bizim daha farklı yönlere kayabilmemizi sağladı. Bunu da anne babamız sayesinde yaşadık. O perspektif onlarda bir şekilde oluşmuştu. Ben hâlâ onun nasıl oluştuğunu bilmiyorum. Çok onur verici bir durum. Bu benim bireysel şansımdı. Biraz sonra anlatacağım o sıçrama baskısını hiçbir zaman hissettirmediler ve benim için okulu, yani akademik yaşantımı daha öncelikli kılmışlardı. O yüzden ekonomik sınıf benim kişisel örneğimin haricinde belirleyici olabiliyor.

Et kemik olayı burada çok yaygın oluyor. Spor ortamında çok söylenen bir şey “Eti de senin kemiğe de senin.” sözü. Sporcu antrenöre emanet edilmiyor; bırakılıyor. Ve antrenör tarafından maruz kalabileceği pek çok potansiyel riske rağmen bırakılabiliyor. Burada spora dahiliyetinde ebeveynlerin sporculuk geçmişi de önemli. Çünkü bu durumda da bilen kişi olarak sınırlarını aşma riskini taşıyorlar.

Aile sisteminin kendisi ataerkil bir yapıya sahip ve roller buna göre belirlenmişse; anne ve babanın duruma dahil olma biçimi de buna göre değişiyor. Aynı zamanda spor kültürünün kendi dinamikleri de çok önemli. Bu kültürün içerisinde hiçbir zaman eşitlik, demokrasi, kapsayıcılık gibi unsurlar yer almıyor. Rekabet, kazanma, yarışma, sonuç, skor gibi olgular var. Çocuklar anne babaları ve antrenörleri yüzünden bunlarla da mücadele etmek durumunda. Dahil oluş biçimleri, yerleri ve stillerine baktığımız zaman hem katılım  azlığı açısından optimal hem de aşırı katılımcılık açısından yoğunlukları var. Karakter tipi olarak baktığımızda da müsâmahakâr, ilgisiz, demokratik ya da otoriter şeklinde ayırabiliyoruz.

Dahil olunan yerler ev, antrenman sahası, müsâbaka sahası ve deplasman bölgesi gibi yerler. Ve dahil olunan zamanlar maç öncesi, maç sırası, maç molası ya da sonrası. O anlarda neler olabileceğine dair çeşitli örnekler var. Özellikle oyun sırasında tribündeki ebeveynlerde acayip bir değişim olabiliyor. O insan; anne baba olan pozisyonundan çok daha başka bir pozisyona geçebiliyor.  Aşırı özdeşimle ilişkili bir durum. “Sideline bölgesi” dediğimiz sahadaki kenar çizgisine kadar gelip çocuğa kendi mesleki birikimi ve deneyimi olmadığı halde teknik taktik bilgiler vermeye kadar gidilebiliyor. Ya da “Drive Home” olarak literatüre yerleşem; maç ya da antrenman sonrasında çocuğun eve götürülüşünde arabada kurulan diyaloglarda bu durum olabiliyor.

Biz burada üç farklı bakış açısı üzerinden antrenörün, sporcunun ve ebeveynlerin spora dahiliyetinde ne gibi bir pozisyonlarının olduğunu görmek istedik. Bununla ilgili yarı yapılandırılmış bir görüşme tekniğiyle bir araştırma yaptık. Bu üç gruptan sporcularla grup görüşmelerini ben gerçekleştirdim. Ebeveynlerle ve antrenörlerle bireysel görüşmeler yaptık. Seçtiğimiz branşlar basketbol, voleybol ve futboldu. Çünkü bu üç branş Türkiye’de en yaygın olan spor branşları. Futbol özellikle Türkiye’de performans paradigmasının en yoğun şekilde dayatıldığı bir alan.

Sınıflandırdığımız bulgulardan 2 farklı ana tema ortaya çıktı. Ebeveynin kolaylaştırıcı ve destekleyici boyutu ve zorlayıcı, baskıcı ve kısıtlayıcı boyutunu ele aldık. Ebeveynin kolaylaştırıcı-destekleyici olması üç öznenin de temsili ifadesinde yer alıyor. Üçü de bu konuda ortak fikre sahip. Bulgulara baktığımızda olumlu psiko-sosyal destek, sporcunun sportif hayatının düzenlenmesi, yapıcı ve olumlu iletişim, mesafeli antrenör-ebeveyn ilişkisi tüm katılımcılar tarafından anne babalara dair değerlendirmelerde çıkan başlıklar.

Benden önceki sunumlarda çocuğun bireysel alanına saygı gösterme, iyi bir dinleyici olma konularına değinildi. Bunlar çocuğun eve, okula ve antrenmana ulaşımını sağlamak; malzeme, yeme ve yıkama gibi ihtiyaçlarını karşılamak; uyku rutinini ve ders çalışma düzenlerini belirginleştirmek kadar önemli.

Burada tabii önemli olumlu hususlar olmasına rağmen yapı; toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş bir yapı olduğu için anne ve babanın rolleri de buna göre belirleniyor. Anne daha domestik işlerde ve alanlarda çocuğu için destekleyici roller üstleniyor. Yıkama, yemek, uyku, ders saatlerinin belirlenmesi gibi. Baba ise daha çok ulaşım, cebe harçlık koyma, maç sonrasında ya da maç öncesinde yanında olup çocuğua psikolojik anlamda motivasyon veren sohbetler açmak gibi eylemlerde görülüyor.

Aslında literatüre de yerleşmiş olan şöyle bir durum var. Babanın derin bilgi birikime ihtiyaç duyma ve bağlılık meselesi; yapıcı ve olumlu iletişimde özellikle kız çocuklarında gördüğümüz bir şeydi. Buradaki durumu oğlan çocuklarına sorduğumuzda oğlan çocuklarının yardım arama hususunda — zaten literatürde de cinsiyet rolü gereği bu durum var — kendilerini daha geri planda tuttukları çıkarımında bulunduk. Çünkü bu yardım arama hususunda bu işi kendi kendilerine becerebileceklerine, üstesinden gelebileceklerine inanıyorlar. Kız çocukları ise annelerinin spordan anlamayan pozisyonda olduğunu düşündükleri için babalarının bu konuda kendilerine daha çok destek sağlayacağını düşünüyorlar.

Olumsuz-baskılayıcı boyuta baktığımız zaman sporcular, antrenörler ve ebeveynlerin ortak değerlendirmeleri daha çok yüksek performans için çocuğa yapılan yoğun baskı konusunda ortaklaşıyor. Yani çocuğu olduğundan daha iyi olması için zorlama. Çocukta bir potansiyel var ve siz bu potansiyeli sürekli zorlamaya çalışıyorsunuz. Ve düşük performans hakkında sürekli yıkıcı yorumlar yapıp olumsuz geri bildirimler verme de bir başka olumsuz noktası. Kızlar için kayırmacı değerlendirmeler yapma. “Filenin sultanı benim kızım!” gibi. Çocuğu farklı bir yerde konumlandırıyor bu ifade ama aslında çocuğa zarar da veriyor. Çünkü çocuk da kendini olduğunun üstünde bir yerde değerlendirmeye başlıyor. Çocuğun kendi hayalleriyle yaşıyor olmaları bu bakımdan sorun olabiliyor.

Kenar çizgisinde de ahlak dışı ebeveyn tutumları çok fazla oluyor. Çünkü sahada iki takım arkadaşı var ama aynı zamanda takım içerisinde de bir rekabet dinamiği var. Bu rekabet dinamiği saha dışında da aynı şekilde yankı buluyor. O sırada babalar, — özellikle babalar — kendi aralarında bir rekabete giriyorlar “senin çocuğun iyi” “benim çocuğum iyi” şeklinde. Bu da olumsuz bir şekilde çocuklara yansıyor.

Diğer olumsuz boyutta şöyle bir ayrım var. Sporcuların ve antrenörlerin değerlendirdiği anne babalara ait bazı olumsuz tutumlar var. Kendi kendine övünme, böbürlenme ve abartma gibi. Her yerde çocukların kullanarak hareket etme. Bu özellikle takım içerisinde hiyerarşiyi de ortaya koyan bir şey. Çocuk kaptan, en iyi oyuncu veya takımın yıldızı ise anne baba da kendini o konuma koyuyor. Kendi kendine bir dokunulmazlık alanı yaratıyor ve ilişkilenme biçiminde diğer ebeveynle kurduğu ilişkide kendini daha üstün bir pozisyona yerleştiriyor. Bu sorunlu durumu da sporcular ve antrenörler çok sıklıkla söylediler.

Çocuğun oynadığı süre hakkında konuşmak, her fırsatta çocuğun performansını sormak ve antrenörle içli dışlı olmak konuları; aslında sporu çocuğun yapabileceği hatta yapması gereken kişinin sadece o olduğu gerçekliğinden uzaklaştıran davranışlar. Sporcular ve ebeveynlerin ortak değerlendirdikleri durum ise ebeveynlerin zaman, sağlık, beslenme ve okul gibi yatırımların geri dönmesini talep etmesi. Bu davranış da çocuklara büyük bir yük bindiriyor.

Çift kariyer baskısı var. Best parent dead parent demişti bir çocuk. Kastettiği de şuydu: “Benim alanıma sportif yaşam alanıma bu kadar çok girmesin. Daha destekleyici, daha tâli yollarda bana yardımcı olsun.” Eve, okula, antrenmana ulaşımı sağlamak gibi bir destekten söz ediyor. “Her yere dahil olmasın.” “Antrenmana gelmesin, maçları izlemesin.” diyor.Bunlar tabii ki sorunlu.

Bir ebeveynin antrenmana, maça gelmemesi demek başka bir yetişkin olan antrenörle çocuğu baş başa bırakmak demek. Bu büyük bir risk taşıyor. Fiziksel, duygusal, sözel anlamda istismara maruz kalabileceği o kadar çok boyut var ki. Zaten sporun kendi dinamiği anne babayı da bu işin içerisine sokarak çocuğun istismar edilmesine sebep olan bir yer. Anne baba da ister istemez çocuğu fiziksel olarak, duygusal olarak istismar ediyor. Bu anlamda sorunlu. “Ebeveyn her yerde olmasın.” diyor çocuklar, antrenörler ve ebeveynler. “Doğru zamanda doğru yerde olsun.” diyorlar.

Söyleyeceğim birkaç anekdot daha vardı ama zaman kalmadı. Futbolculuk deneyimini yaşayan sporcularla yapmış olduğum bir görüşmeden bir şey aktarmak isterim. “Bi Futbolcu Olursak” başlıklı kitabımın adı da buradan geliyor. Benim böyle bir hikayem vardı futbola başlarken. Kırmızı otomobil hayali vardı annemin. Ve o hayali gerçekleştirmek uğruna biz 3 saat yolu gidip geliyorduk. Günde altı saat yolda geçiyordu. Gerçekleşmedi bu hayal. Orada bir kırıklık oldu ama sonuçta bende büyük bir mutluluk oldu. Böyle değişebiliyor duygular.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

* Blog yazısındaki görseller Çocuğun Katılım Hakkı: Neredeyiz? sempozyumunun Aile ve Çocuk Katılımı oturumunda Safter Elmas tarafından kullanılan sunumdan kendisinin onayı ile alınmıştır. 

Hakkında

Genç Sesler, İsveç ve Türkiye’deki çocuklar ve gençler için çocuk katılımı ve kültür politikalarının temel sorunlarını ele alarak yenilikçi fikirleri tartışmak ve sunmak için bir alan/platformdur. Genç Sesler, yeni başlangıçların ve iş birliklerinin peşindedir. Biz diyalog geliştiren ve ilham veren alanların güçlü çocuk katılımını gerçekleştirmeye bizi bir adım daha yaklaştırdığına inanıyoruz.