Ucu Olmayan Şehri Çocuklarla Birlikte Tasarlamak

Yazar: 27 Şubat 2021İlham Veren Yazılar

Gizem Kıygı – Şehir Dedektifi İnisiyatifi

Bu yazı, 22 Kasım 2019’da “Çocuğun Katılım Hakkı:Neredeyiz?” sempozyumunda Şehir Dedektifi İnisiyatifi’nden Gizem Kıygı’nın yaptığı konuşmanın dökümünün konuşmacı tarafından düzenlenmesi ile hazırlanmıştır..

Şimdi aslında şunu söyleyerek belki başlamak gerekiyor. Benim 8 yıl oldu çocuklarla birlikte kent üzerine çalışmaya başlayalı. Bu yolculuk içerisinde rollerim de değişti. Çocukların mekânsal katılımıyla ilgili anlamlı bir metodoloji üretmeye çalışan bir şehir plancısı olarak burada olduğumu söyleyerek söze başlayabilirim.

Şimdi kentte katılım dediğimiz şey çok çetrefilli bir konu. Çünkü aslında kent çok katmanlı bir şey. Biz çocukla kenti bir araya getirdiğimizde hep belirli kalıplara, belirli mekânsal ögelere sıkışıp kalıyoruz. Mesela eğitim yapılarına, okullara çok sıkışıp kalıyoruz, parklara çok sıkışıp kalıyoruz, sokaklara çok sıkışıp kalıyoruz ama aslında kent çok katmanlı bir yapı, bir sistem.

Bence bir kenti, özellikle metropolitan alanları ifade eden en iyi görsellerden bir tanesi İmre Azem’in muhteşem belgeseli Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’in afişi. Ve çok iyi bir belgesel. Eğer izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim mutlaka.


Bu afişin çok katmanlı görsel dünyası içerisinden kent dediğimiz sisteme biraz daha odaklanalım isterim. Aslında bir şehir planlama ya da şehir katılımı dediğimizde sağlık hizmetinin erişimine katılımı da kastediyoruz, temiz suya, temiz havaya erişimine katılımı da kastediyoruz. Düzgün kanalizasyon sisteminin erişimine katılımı da içine alan bir çerçeve kuruyoruz. Dolayısıyla aslında biz bir kentte ne yaşıyorsak, çocuklar da aynı şeyi tecrübe ediyorlar. Ama bunu içselleştirme süreçlerimiz birbirinden farklı. Çünkü farklı deneyimler içerisinde gelişiyoruz ve büyüyoruz.

Katılımı da biraz daha geniş çerçevelemek isterim. Bizi ilgilendiren kararlara bireysel ya da temsili olarak katılmanın yanısıra yaşarak da kente katılım sağlıyoruz. Tercihlerimizle kent de değişip dönüşüyor. Bu katılım biçimlerinin söylemsel biçimlerden öte ekonomik döngüleri de var üstelik. Çok basitçe örneklemek için bir kahve bardağı koydum. Biz bir kahve alarak bir kente katılıyoruz. Bir kahve alarak, bir kahveciye giderek orada bir ekonomi yaratmaya başlıyoruz, bir talep yaratmaya başlıyoruz. Yavaş yavaş talebimiz arttıkça yeni kahveciler açılıyor. Esnaf dokusu, sokak kullanım biçimleri değişmeye başlıyor.

Bu bir örnek. Dolayısıyla bu kentte kahve alan, ekmek alan, pirinç alan herkes bu kente katılıyor. Ekonomik olarak kente katılımın en kristalize olduğu alanlardan biri konuttur. Konut tercihlerimizle de kente katılıyoruz. Yani nerede oturacağımıza biz karar veriyoruz. O yere ne kadar kira vereceğinize, çalıştığınız, aldığınız maaşa göre belirlediğiniz bir ölçü var kafanızda ve semtlere göre bir ayrım yapıyorsunuz. Diyorsunuz ki “Aa! Ben bu semtte yaşayabilirim.” veya “Ben bu semtte yaşayamam”. Ona göre bir tercih yapıyoruz. Bu tercihin içerisinde evin konumu, evin güneş alması gibi kriterler de işin içine giriyor ve gittiğimiz yerde aslında bir kira değeri yaratıyoruz. Ve bu kente bir katılım sağlamış oluyoruz.

Ama bu katılımın hiçbirisini biz hiçbir yerde konuşmuyoruz. Neden? Çünkü yaşama katılımla yarattığımız etkiyle fikri, söylemsel ve pratik düzlemde katılımın birbirini etkileyen, dönüştüren biçimlerini birlikte ele almak yerine temsiliyete ve çoğunlukla metodoloji arayışına sıkışıyoruz.

Örnek olarak geçtiğimiz yıllarda bir atölye çalışmasında Fikirtepe’de yaşayan bir çocuğun işini göstereceğim. Fikirtepe kentsel dönüşümle cebelleşen mahallelerden bir tanesi. Ve çocuğun böyle bir mekânsal çerçeve içerisinde büyürken yaptığı işi görüyorsunuz. “Hayaller Dünyası’na hoşgeldiniz! Kiralık daireler ve satılık daireler”.

Aslında bu işle çocuk kente dair birikimini ve tecrübesini, hatta endişesini ifade ediyor. Çünkü tecrübesinde olan görüntü bu ve çevresinde ailesini de baskı altına alan bu ekonomik değer biçimleri üzerinde kendisinin bir etkisi olamıyor. Ve bu aslında travmatize de bir şey. Çünkü kendi yönetemeyeceği bir şeyin baskısı altında.

Dolayısıyla bu işi yapan çocuğun yalnızca oyun oynadığı parkla, sokakla ya da yetişkin algısıyla sınırlanan mekânlar üzerine değil; kentin dönüşümü ve bu dönüşümün mahallesi, ailesi ve kendisi üzerine yarattığı baskıya dair de bir yaşanmışlığı ve fikri var.

Biraz bu anlamda hafızadan destek almamız gerektiğini düşünüyorum ben. Bu; 1930’da Taksim Meydanı’nında yapılmış bir çocuk eylemi. Nakiye Elgün isimli bir öğretmenin inisiyatifiyle oluşturulmuş bir eylem. Ve buradaki çocukların talepleri “azarlanmamak”, “hürmet” “öpülmemek”, arkada “Bize mahsus bahçeler” diye talepler var.

Acaba toplumsal hafızanın içerisinde geliştirdiğimiz birtakım taleplere ilişkin nasıl bir aktarım ortamı kuruyoruz? Bir yanıyla iyileştirici deneyimleri ya da kendi önyargı ve travmalarımızı çocuklara sözsüz olarak geçirdiğimiz yerin adı da mekân. Belli sokaklardan geçmiyoruz örneğin kentin içerisinde. Bazı yerlere gitmemenin arkasında toplumsal ayrışmaların getirdiği kabuller, kodlar var. Bizimle birlikte bakımvereni olduğumuz ya da bir şekilde sorumlu olduğumuz çocuklar da gitmemeye başlıyor o yerlere.

Dolayısıyla acaba biz bu hafızada çocuklara mekânsal nasıl bir ayrışma taşıyoruz? Hafızada taşıdığımız ayrışmalara dair de bir katılım mekanizması kurabilir miyiz? Soru bu. Ve burada çocukların özgün deneyimlerini nasıl alabiliriz? Çocuğa bir temsiliyet yüklemeden…

Ben de bu çalışmaları yapmış biri olarak kendimi eleştirerek söylüyorum bu arada. Çocuğa belediye başkanı, çocuğa muhtar, çocuğa işte şehir plancısı, mimar demeden sadece çocuk diyerek… Çocuk olarak bu kente nasıl katılıyor? Bunu nasıl izleyebiliriz?

Bütün bu sorularla Şehir Dedektifi olarak yürüttüğümüz son çalışmamızdan bahsederek konuşmamı tamamlamak istiyorum: “Türkiye’nin en simgesel şehir merkezinde çocuklara yer var mı?” sorusuyla Beyoğlu’nun çocuk dostu niteliğini ve hafızasını tartışmaya açtığımız Çocuklar için Beyoğlu çalışması. Bu çalışma kapsamında hem Beyoğlu’nun tarihinde çocukların varlığını arşiv belgelerinde araştırdık hem de çocukların katılımıyla atölye çalışmaları düzenleyerek onların hafızasında yer alan bir Beyoğlu çerçevesi çizdik. Üzerine de düzenlediğimiz Gönüllü Maratonu’nda 20 tasarım öğrencisinin katılımıyla Beyoğlu’nda çocuk hareketliliklerini gözlemledik. Elde ettiğimiz verilerden Beyoğlu’nda yaşanan sosyal mekansal ayrışmanın içerisinde çocukların deneyimlerini içerek bir metodoloji ortaya koymaya çalıştık.

Ezcümle farklı ölçeklerin birbiriyle konuşabileceği çocuk katılımıyla oluşturulmuş mekansal verinin çok önemli olduğunu ve her şeyin çok başında olduğumuzu söylemek istiyorum. Bu bir yolculuk ve bu yolculuğun burasında karşılaştığımız için teşekkür ederim.

İyi sempozyumlar.

 

Hakkında

Genç Sesler, İsveç ve Türkiye’deki çocuklar ve gençler için çocuk katılımı ve kültür politikalarının temel sorunlarını ele alarak yenilikçi fikirleri tartışmak ve sunmak için bir alan/platformdur. Genç Sesler, yeni başlangıçların ve iş birliklerinin peşindedir. Biz diyalog geliştiren ve ilham veren alanların güçlü çocuk katılımını gerçekleştirmeye bizi bir adım daha yaklaştırdığına inanıyoruz.